Toprağın Altı Değil, Üstü Konuşuyor.
Giresun’da yaşananları hâlâ “maden arama çalışması” diye yumuşatarak anlatanlar ya sahadan habersiz ya da gerçeği bilinçli olarak eğip büküyor. Çünkü ortada olan şey basit bir sondaj faaliyeti değil; doğrudan doğruya bir irade çatışmasıdır.
Devlet diyor ki: “Ben yaparım.”
Halk diyor ki: “Ben istemiyorum.”
Ve görünen o ki, bu ülkede artık ikinci cümlenin pek bir karşılığı kalmamış.
Şimdi en kritik soruyu açık açık soralım:
Bu maden işinde devlet var mı, yok mu?
Cevap net: Var. Hem de başrolünde.
Evet, sahaya gidip kazmayı vuran çoğu zaman özel şirket. Ama o şirket kendi kendine gelip o toprağa girmiyor. Ruhsatı veren devlet. İzni veren devlet. Denetlemesi gereken devlet.
Bu ruhsatları dağıtan kurum: Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü
Yani kim nerede arama yapacak, kim o toprağa girecek, buna karar veren mekanizma belli.
Dolayısıyla ortada şöyle bir tablo var:
Şirket sahada, ama karar masada.
Ve o masa devlete ait.
“Kazmayı şirket vuruyor” diyerek işin içinden sıyrılmak mümkün değil. Çünkü o kazmanın o toprağa girmesine izin veren irade zaten belli. Sorumluluk devredilmiş olabilir ama yetki devlette kalmış durumda.
Köylü neden karşı çıkıyor biliyor musunuz? Çünkü aptal değil. Çünkü daha önce benzer masalları dinledi. “Kontrollü olacak” dediler, doğa gitti. “Zarar vermeyecek” dediler, su içilmez hale geldi. Şimdi aynı cümleleri bir daha duyunca kimse alkış tutmuyor.
Ama mesele sadece doğa da değil.
Mesele şu: Bu ülkenin vatandaşı kendi toprağı üzerinde söz sahibi mi, değil mi?
Mahkeme kararları ortada. “Dur” denilen yerde hâlâ faaliyet iddiaları konuşuluyorsa, burada hukuk değil, güç konuşuyor demektir. Bu kadar net. Devletin görevi şirketin önünü açmak mı, vatandaşın hakkını korumak mı? Bu soru artık ertelenemez.
İktidar cephesinden gelen açıklamalara bakıyorsun: “Ekonomik bağımsızlık”, “yerli kaynak”, “manipülasyon”… İyi de, o bağımsızlık dediğiniz şey, kendi vatandaşını ikna edemeden, onun itirazını bastırarak mı sağlanacak? Bu mudur model?
İşin daha vahim tarafı şu: Tepki gösteren insanlara üstü kapalı şekilde “yanlış yönlendiriliyorlar” deniyor. Yani kendi toprağını, suyunu savunan insan bir anda şüpheli konumuna düşüyor. Bu dil, sorunu çözmez; büyütür.
Muhalefet mi? Evet, sahada var. Açıklamalar yapılıyor, destek veriliyor. Ama gerçek şu: Bu mesele artık klasik siyaset üstü bir noktaya geldi. Çünkü burada insanlar parti adına değil, yaşam adına konuşuyor.
Sosyal medyada da durum içler acısı.
Bir taraf “doğa katliamı” diye bağırıyor,
diğer taraf “ülke kalkınacak” diye karşılık veriyor.
Kimse çıkıp şunu demiyor:
“Bu iş doğru düzgün, şeffaf ve halkın rızasıyla neden yapılmıyor?”
Çünkü yapılırsa bu kadar tartışma olmayacak. Ama yapılmıyor.
Gerçek şu: Türkiye’de artık mesele sadece neyin yapıldığı değil, nasıl yapıldığıdır. Ve Giresun’da insanlar tam olarak buna itiraz ediyor.
“Benim toprağımda, benim haberim olmadan, benim rızam olmadan iş yapamazsın” diyor.
Bu cümle basit gibi görünür ama aslında çok ağırdır. Çünkü bu, doğrudan bir yönetim anlayışına meydan okumadır.
Eğer bu ses duyulmazsa ne olur biliyor musunuz?
Bugün Giresun’da yaşananlar, yarın Artvin’de, Kazdağları’nda ya da başka bir yerde karşımıza çıkabilir. Ve her seferinde insanların duyguları biraz daha derinleşir, biraz daha görünür hâle gelir.
Çünkü insan bazen susar,
bazen içine atar,
ve bir noktadan sonra anlatma ihtiyacı hisseder.
Giresun’da yaşananlar da aslında tam olarak böyle bir birikimin yansımasıdır.
Artık bu meseleyi yalnızca “küçük bir çevre hassasiyeti” olarak görmek de yeterli değil.
Bu, insanların yaşadıkları yerle kurdukları bağın, duydukları sorumluluğun ve gelecek kaygısının bir ifadesidir.
Belki de sormamız gereken soru şu:
Doğayla kurduğumuz ilişkiyi nasıl daha dengeli ve adil bir şekilde sürdürebiliriz?