Hazır 23 Nisan yaklaşırken daha güzel bir yazı paylaşmak isterdim. Ancak ülke gündemi buna izin vermiyor. Her geçen gün daha ağır bir tabloya uyanıyoruz. Ya kimsenin elinden bir şey gelmiyor ya da kimse gerçekten uğraşmıyor. Bu rahatlık hali ise yetişkininden çocuğuna kadar herkese sıçramış durumda. Tam da bu rahatlığın ortasında, hepimizi derinden sarsan iki olayla karşı karşıyayız: Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da art arda gerçekleşen okul saldırıları.
Peki bu saldırılar neden oldu?
Şiddet içerikli dizi ve filmler mi?
Yoksa gençleri içine çeken dijital oyunlar mı?
Elbette bunların etkisi olabilir. Ancak asıl üzerinde durulması gereken temel unsur ailedir. Çocuğun karakterini şekillendiren, onun iç dünyasını kuran şey aile içi iletişimdir. Gördüğü davranışlar, maruz kaldığı tutumlar… Kısacası aileyi kapsayan her şey, bir çocuğun gelişimini doğrudan belirler. Suça sürüklenen çocuk başlığı altında birçok neden sayılabilir: dijital etkiler, yanlış çevre, sosyal medya… Ancak ergenlik çağındaki bir bireyin en güçlü yönlendirilmesi ailesinden gelir. “Özgürlük” adı altında büyütülen bir çocuk, her istediğini yapma hakkına sahip olduğunu zannedebilir. Oysa özgürlük, özellikle o yaşta, sınırsızlık değildir. Bu ayrımı öğretecek olan da yine ailedir. Eğer bir ergen, eski okuluna elini kolunu sallayarak silahla girebiliyorsa, ortada yalnızca bireysel değil; aynı zamanda ailesel ve psikolojik bir sorun vardır. “Bireyleşme” adı altında kontrolsüz bırakılan iki çocuğun eylemleri, birçok insanın hayatına mal oldu. İnsanlar yalnızca yaralanmadı; hayatlarını kaybetti. Eğitim almak için girdikleri bir kurumdan, canlarını kurtarmak için pencerelerden atlamak zorunda kaldılar.
Peki tüm bunlar yaşanırken güvenlik neredeydi?
Yoktu. Bugün bazı fakültelerde bile kartlı geçiş sistemine gerek duyulmuyor. İsteyen herkes, istediği yere rahatlıkla girip çıkabiliyor. Bu kadar açık bir zafiyet varken, yaşananların sorumluluğu sadece bireylere yüklenebilir mi? Alınan canların hesabı nasıl verilecek? Geçici önlemlerle mi? Bu olayların üzerinden zaman geçtiğinde gündem değişecek. Olayın sıcaklığıyla alınan önlemler unutulacak. Ve ne yazık ki benzer olayların yaşanmasının önü yeniden açılacak. Böylesine ağır bir tabloyu yalnızca dijital içeriklere bağlamak ise ciddi bir yanılgıdır. Toplumun büyük bir kısmı aynı içeriklere maruz kalıyor. O halde herkes eline silah alıp okul mu basacak? Üstelik saldırganların bu eylemleri önceden planladığına dair sosyal medyada çeşitli izler olduğu konuşuluyor. Ancak bu uyarıların neden zamanında dikkate alınmadığı ise hâlâ cevapsız.
İşte mesele tam da burada başlıyor. Görmezden gelinen her uyarı, ciddiye alınmayan her sinyal ve “bir şey olmaz” denilerek geçiştirilen her davranış; bir gün geri dönüp en ağır bedeli ödetiyor. Ve ne yazık ki bu bedeli çoğu zaman suçlular değil, masum insanlar ödüyor. Bir çocuğun eline silah alacak noktaya gelmesi bir anda olmaz. Bu, uzun bir sürecin sonucudur. Görmezden gelinen öfke, bastırılan duygular, yanlış yönlendirilen özgürlük anlayışı ve en önemlisi ilgisizlik. Hepsi birikir. Önce ailede başlar, okulda devam eder ve toplumda büyür.
Bugün çocuklardan bahsediyoruz. Onların geleceğinden, umutlarından, hayallerinden… Ama bir yandan da onları koruyamadığımız bir gerçekle yüz yüzeyiz. Çocukları sadece belirli günlerde hatırlayan değil, her gün güven içinde büyümelerini sağlayan bir anlayışa ihtiyacımız var. Çünkü bir ülkenin geleceği, nutuklarla değil; kendini güvende hisseden çocuklarla kurulur.
Ve bugün o güven, ciddi şekilde sarsılmış durumda.