Terörsüz Türkiye’den bölgesel güce: milliyetçiler bu süreci nasıl okumalı?

Yayınlama: 11.08.2026
1
A+
A-

Türkiye, yaklaşık yarım asırdır mücadele ettiği terör meselesinde yeni ve son derece kritik bir eşiğe gelmiş durumda.

TBMM gündemine taşınan yeni yasal düzenlemeyi yalnızca “terör örgütünün silah bırakması” üzerinden okumak eksik olacaktır. Çünkü önümüzdeki mesele artık sadece dağdaki silahın susması değildir.

Asıl mesele, silah sustuktan sonra sınırın iki tarafında nasıl bir siyasi düzen kurulacağıdır.

Türk milliyetçileri açısından da tartışılması gereken temel soru tam olarak budur:

Türkiye terörü bitirirken kendi üniter devlet yapısını ve millî egemenliğini daha mı güçlendirecek, yoksa terörün silahla elde edemediği bazı sonuçların siyaset ve hukuk yoluyla ortaya çıkmasına mı izin verecek?

Bu ayrım hayati önemdedir.

Terörün Bitmesi Başarıdır; Fakat Her Barış Millî Zafer Değildir

Türk milletinin onlarca yıldır ödediği bedel ortadadır.

Şehitler verilmiş, aileler parçalanmış, şehirler terör saldırıları yaşamış ve Türkiye büyük ekonomik kaynaklarını güvenlik harcamalarına ayırmak zorunda kalmıştır.

Dolayısıyla terörün sona ermesi elbette Türkiye’nin menfaatinedir.

Fakat Türk milliyetçiliği açısından başarı kriteri yalnızca “artık çatışma yok” cümlesi olamaz.

Başarının ölçüsü şudur:

Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği güçlenmiş midir?

Silahlı örgüt tamamen tasfiye edilmiş midir?

Suriye ve Irak’taki uzantıları ortadan kaldırılmış mıdır?

Türkiye’nin güneyinde etnik temelli silahlı veya siyasi bir kuşak kurulmasının önü kesin olarak kesilmiş midir?

Türkmenlerin siyasi ve kültürel varlığı güvence altına alınmış mıdır?

Eğer bunların cevabı evetse, ortaya çıkan tablo Türkiye açısından tarihî bir stratejik başarıdır.

Değilse yalnızca çatışmanın biçimi değişmiş demektir.

PKK’nın Silah Bırakması Yetmez

Milliyetçi perspektiften sürecin en kritik noktası burada başlamaktadır.

Türkiye’nin güvenlik problemi artık yalnızca Türkiye sınırları içerisindeki PKK varlığından ibaret değildir.

Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmalar, Irak’ın kuzeyindeki silahlı varlıklar, sınır geçişleri, enerji hatları ve bölgedeki dış güçlerin vekil örgütlerle kurduğu ilişkiler aynı güvenlik denkleminin parçalarıdır.

Dolayısıyla Ankara’nın hedefi yalnızca Türkiye içerisindeki silahlı unsurların tasfiyesi olamaz.

Gerçek hedef:

Türkiye’nin güney sınırları boyunca Ankara’ya rağmen hareket edebilecek silahlı bir siyasi kuşağın ortaya çıkmasını engellemek olmalıdır.

Bu gerçekleşmeden “terör sorunu bitti” demek stratejik açıdan erken olacaktır.

Asıl Mücadele Suriye’de Verilecek

Önümüzdeki dönemin en kritik sahası büyük ihtimalle Suriye olacaktır.

Türkiye açısından kabul edilebilir model oldukça açıktır:

Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı, ülke üniter yapısını muhafaza etmeli ve hiçbir silahlı örgüt devlet içinde devlet gibi hareket eden ayrı bir askerî yapıya dönüşmemelidir.

Çünkü Türkiye’nin hemen güneyinde ortaya çıkacak etnik temelli ve silahlı bir siyasi yapı yalnızca Suriye’nin iç meselesi değildir.

Bu doğrudan Türkiye’nin millî güvenlik meselesidir.

Dolayısıyla Ankara’nın Şam üzerindeki etkisi önümüzdeki yıllarda belirleyici olacaktır.

Türkiye burada başarılı olursa güney sınırında onlarca yıldır devam eden güvenlik tehdidini yalnızca askerî yöntemlerle bastırmış olmayacak; tehdidi üreten jeopolitik zemini de değiştirmiş olacaktır.

İşte gerçek stratejik zafer budur.

Türkmenler Denklemin Dışında Kalamaz

Türk milliyetçileri açısından üzerinde özellikle durulması gereken bir başka mesele ise Türkmenlerdir.

Suriye’nin geleceği konuşulurken Kürtlerin, Arapların, Dürzilerin ve diğer toplulukların statüsü tartışılıyor; fakat Türkmenlerin siyasi ağırlığının aynı ölçüde gündeme gelmemesi kabul edilebilir değildir.

Türkiye’nin Suriye politikasında Türkmenler yalnızca kültürel bir yakınlık unsuru olarak görülmemelidir.

Türkmenlerin güvenliği, siyasi temsili ve yaşadıkları bölgelerdeki varlıklarının korunması Türkiye açısından stratejik mesele olmalıdır.

Türkiye bölgenin yeni düzeninin kurulmasında söz sahibi olacaksa masada Türkmenlerin de güçlü biçimde temsil edilmesini sağlamalıdır.

Aksi hâlde başkalarının etnik kazanımlarını güvence altına alan fakat Türkmenleri denklemin dışında bırakan bir düzen Türkiye açısından başarı sayılamaz.

Washington ve Tahran Arasındaki Büyük Satranç

Meselenin bir diğer boyutu ABD ve İran’dır.

Washington uzun yıllardır Suriye sahasında yerel silahlı aktörler üzerinden nüfuz üretmeye çalışmaktadır.

İran ise Irak ve Suriye’deki siyasi ve askerî ağları üzerinden bölgesel derinlik oluşturmaktadır.

Türkiye’nin önündeki tarihî fırsat tam burada ortaya çıkmaktadır.

Ankara ne Washington’ın bölgesel tasarımının uygulayıcısı ne de Tahran’ın nüfuz alanını kabullenen pasif bir aktör olmak zorundadır.

Türkiye üçüncü ve bağımsız bir güç merkezi oluşturabilecek kapasiteye sahiptir.

Bunun yolu askerî güç kadar ticaret, enerji, ulaştırma, diplomasi ve ekonomik entegrasyondan geçmektedir.

Sınır Karakolundan Ticaret Koridoruna

Türkiye’nin yeni güvenlik anlayışının en önemli değişimi burada ortaya çıkabilir.

Bir sınırı yalnızca askerle korumak mümkündür.

Fakat kalıcı biçimde güvenli hâle getirmenin yolu sınırın ötesindeki ekonomik ve siyasi düzeni de istikrara kavuşturmaktır.

Irak’tan Türkiye’ye uzanan ulaştırma koridorları, Basra Körfezi’ni Anadolu üzerinden Avrupa’ya bağlayabilecek ticaret yolları, enerji hatları ve Suriye’nin yeniden inşası Türkiye’nin güvenlik politikasıyla birlikte düşünülmelidir.

Çünkü ekonomik olarak Türkiye’ye bağlanan bir coğrafyanın Türkiye’ye karşı kullanılmasının maliyeti yükselir.

Bu nedenle Ankara’nın önündeki büyük hedef yalnızca “terörsüz Türkiye” değildir.

Daha büyük hedef:

Türkiye merkezli bir ekonomik ve güvenlik kuşağıdır.

Fakat Milliyetçilerin Kırmızı Çizgileri Olmalıdır

Bütün bunlara rağmen milliyetçi kamuoyunun sürece koşulsuz destek vermesi doğru değildir.

Devlet politikaları sonuçları üzerinden değerlendirilmelidir.

Bu nedenle birkaç kırmızı çizgi açık biçimde ortaya konulmalıdır:

PKK ve bağlantılı silahlı yapıların tasfiyesi pazarlık konusu yapılamaz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısı tartışılamaz.

Anayasa’nın vatandaşlık anlayışının etnik temelde parçalanmasına izin verilemez.

Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edebilecek bağımsız veya yarı bağımsız silahlı bir yapının oluşması kabul edilemez.

Terör nedeniyle suç işlemiş kişilerle silahlı yapıya katılmamış vatandaşların hukuki statüsü birbirine karıştırılmamalıdır.

Şehit ailelerinin ve gazilerin vicdanını yaralayacak düzenlemelerden kaçınılmalıdır.

Ve Suriye’nin geleceğinde Türkmenlerin siyasi varlığı mutlaka güvence altına alınmalıdır.

Bunlar sağlanıyorsa milliyetçilerin sürece kategorik biçimde karşı çıkması Türkiye’nin stratejik fırsatlarını görmezden gelmek olur.

Fakat bunlar sağlanmıyorsa “barış” kelimesinin büyüsüne kapılarak ortaya çıkan tabloyu sorgulamamak da aynı derecede büyük hata olur.

Türkiye’nin Önünde Tarihî Bir Fırsat Var

Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyılına girerken belki de kuruluşundan sonraki en büyük bölgesel yeniden yapılanmalardan birinin merkezinde bulunuyor.

Irak yeniden şekilleniyor.

Suriye yeniden kuruluyor.

İran’ın bölgesel nüfuzu yeniden sınanıyor.

ABD’nin Orta Doğu’daki rolü değişiyor.

Enerji ve ticaret yolları yeniden çiziliyor.

Türkiye bütün bunların kesişme noktasında bulunuyor.

Eğer Ankara terörün tasfiyesini; Suriye’nin üniter yapısının korunması, Irak’la ekonomik entegrasyon, Türkmenlerin güvenliği, yeni ticaret koridorları ve bağımsız dış politika ile birleştirebilirse ortaya çıkacak sonuç yalnızca “Terörsüz Türkiye” olmayacaktır.

Ortaya çok daha büyük bir jeopolitik sonuç çıkabilir:

Merkezinde Ankara’nın bulunduğu yeni bir bölgesel düzen.

Türk milliyetçiliğinin bu süreçteki görevi ise ne her adıma peşinen karşı çıkmak ne de devletin attığı her adımı sorgulamadan desteklemektir.

Milliyetçiliğin ölçüsü kişiler veya partiler değil, Türk milletinin uzun vadeli menfaatidir.

Bu nedenle sorulacak soru son derece basittir:

Bu süreç sonunda Türk devleti daha güçlü, Türk milleti daha güvenli ve Türkiye bölgesinde daha bağımsız olacak mı?

Cevap evetse desteklenmelidir.

Cevap hayırsa, adına ister çözüm ister normalleşme ister yeni dönem denilsin, karşısında durulmalıdır.

Çünkü devletler için asıl mesele bir çatışmayı sona erdirmek değil, çatışma sonrasında kurulacak düzenin sahibi olabilmektir.

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.