Barış mı, Siyasi Hesap mı?
“Terörsüz Türkiye” konusu son günlerde Türkiye’yi oldukça taraflaştırdı. Bir tarafta yıllardır süren çatışmaların sona ermesini, daha fazla kan dökülmemesini isteyenler var. Diğer tarafta ise şehitlerin acısını, geçmişte yaşananları ve henüz hesabının verilmediğini düşündükleri kayıpları unutmayan, bu sürecin yeni bir kırılmaya yol açmasından endişe edenler bulunuyor. İki tarafın da ortak noktası aslında aynı: Bir daha kimsenin ölmemesi. Ayrıştığımız nokta ise bunun nasıl sağlanacağı.
Çerçeve yasasına karşı çıkan gazilerin Meclis’e yürüyerek görüşlerini ifade etmek istemesi ve bu yürüyüşün polis tarafından engellenmesi tartışmaların başka bir boyutunu ortaya çıkardı. Bir yandan toplumsal barıştan söz ederken, diğer yandan bu barışa itiraz eden insanların sesini duyurmasına ne kadar alan bırakıyoruz? Toplum zaten bu kadar keskin biçimde ayrışmışken, kimle, neyle ve hangi zeminde bir uzlaşma kurmaya çalışıyoruz?
Tam da burada başka bir soru ortaya çıkıyor: Bu süreç yalnızca toplumsal barış amacıyla mı yürütülüyor, yoksa işin içinde siyasi hesaplar da var mı? Çünkü Türkiye’de siyasetin sandıkla kurduğu ilişkiyi görmezden gelmek mümkün değil. Demokratikleşme, özgürlük ve barış gibi toplumda güçlü karşılığı olan kavramlar elbette siyasi söylemlerin merkezinde olabilir. Ancak bu kavramların siyasi partilerin oy kazanma, tabanlarını genişletme veya belirli seçmen gruplarına ulaşma amacıyla kullanılması ihtimali de sorgulanmalıdır.
Bir düzenlemenin gerçekten demokratikleşme amacı taşıyıp taşımadığını anlamanın yolu, yalnızca adına bakmak değildir. O düzenlemenin kimleri kapsadığına, kimlerin sesini duyurduğuna ve kimlerin kendisini dışarıda hissettiğine bakmak gerekir. Eğer “demokratikleşme” denilen süreçte bazı kesimlerin itirazları yalnızca siyasi açıdan rahatsız edici olduğu için bastırılıyorsa, burada demokrasi kavramının kendisini yeniden düşünmek gerekir.
Üstelik böylesine hassas bir meselede siyasi partilerin kısa vadeli kazançları, toplumun uzun vadeli güvenliğinin önüne geçmemelidir. Bir siyasi parti için birkaç puanlık oy artışı seçim hesabında önemli olabilir. Fakat terör ve toplumsal barış gibi bir meselede yapılacak yanlış bir siyasi hesap, sandıkta kaybedilecek birkaç puandan çok daha ağır sonuçlar doğurabilir. Çünkü burada kaybedilecek şey yalnızca oy değil, toplumun devlete ve birbirine duyduğu güven olabilir.
Bir yasanın yürürlüğe girmesiyle yılların acısının bir anda sona ereceğini düşünmek, meselenin yalnızca hukuki bir düzenlemeden ibaret olduğunu kabul etmek olur. Oysa terör meselesi sadece silahların susmasıyla çözülebilecek kadar basit değildir. Ortada yılların biriktirdiği kayıplar, travmalar, öfke, güvensizlik ve adalet beklentisi vardır. Bunların hiçbirini birkaç maddelik bir düzenlemenin içine sığdırmak mümkün değildir.
Türkiye geçmişte benzer süreçlerin nasıl ağır sonuçlara yol açabildiğini deneyimlemiş bir ülke. Bu nedenle toplumun bir bölümünün “Bu kez ne değişecek?” diye sorması şaşırtıcı değildir. Asıl cevaplanması gereken soru da budur: Bu yasa bize neyin güvencesini veriyor? Daha fazla can kaybının yaşanmamasının mı, geçmişte yaşananların üzerinin kapatılmayacağının mı, yoksa siyasi aktörlerin kendi geleceklerini güvence altına almasının mı?
Eğer gerçekten bir barış isteniyorsa, bu barış yalnızca silahların bırakılmasıyla değil, toplumun adalet duygusunun da yeniden inşa edilmesiyle mümkün olabilir. Çünkü barış, insanların susturulması değil, birbirini dinleyebildiği bir zeminin kurulmasıdır. Bir kesimin acısını diğer kesimin güvenlik kaygısına karşı kullanmak da, güvenlik kaygısını başka bir kesimin acısını yok saymak için kullanmak da Türkiye’yi aynı çıkmaza götürür.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, birbirine “hain”, “terörist” ya da “barış düşmanı” diyerek karşı tarafı susturmak değil; bu ülkenin neden bu kadar bölündüğünü anlamaya çalışmaktır. Siyasi aktörlerin görevi de bu bölünmüşlük üzerinden kendilerine bir siyasi alan yaratmak değil, toplumun ortak kaygılarına gerçek ve kalıcı cevaplar vermektir.