İdealden gerçeğe, güçten vicdana maden, politika ve halk
Politika…
Kulağa hâlâ ne kadar düzenli, ne kadar planlı geliyor değil mi? Sanki her şey önceden hesaplanmış, her adım toplum yararına atılıyormuş gibi… Ama biraz yakından bakınca o pürüzsüz görüntünün çatladığını görüyorsunuz. Hatta çoğu zaman, gerçeğin o steril tanımlarla pek ilgisi olmadığını fark ediyorsunuz.
Kitaplar bize politikanın ne olduğunu anlatır. Strateji derler, yol haritası derler. Aristoteles’ten bu yana tekrar edilen o tanım vardır: “İyi yaşamın nasıl kurulacağı.”
Ne kadar güzel, ne kadar ideal…
Ama sadece teoride.
Çünkü sokağa indiğinizde başka bir tabloyla karşılaşırsınız. Orada politika çoğu zaman gücü elde tutma sanatı, rakibi saf dışı bırakma becerisi ve algıyı yönetme oyunudur. Mesele yalnızca “ne yapılacak?” değildir. Asıl soru şudur: “Kimin dediği olacak?”
İşte o noktada politika, ideallerden sıyrılır; çıkarların, hesapların ve güç mücadelelerinin iç içe geçtiği gri bir alana dönüşür.
Ve güven tam da burada kırılır.
İnsanlar artık söze değil, sonuca bakar. Çünkü gördükleri ile duydukları örtüşmez. Söylenen başka, yapılan başkadır. Bu yüzden bugün geniş bir kesim politikaya mesafeli duruyor. Çünkü içten içe herkes aynı soruyu soruyor: Bu karar gerçekten benim için mi alındı, yoksa birilerinin koltuğu için mi?
Oysa politikanın özü kirli değildir. Tam tersine, son derece masum bir ihtiyaçtan doğar. İnsanlar birlikte yaşamak zorunda oldukları için kurallar koyar, düzen kurar, ortak akıl üretir. Ama sonra devreye giren güç hırsı, kişisel çıkarlar ve rekabet bu temiz kaynağı bulandırır.
Yani sorun politika değil…
Sorun, onu kullanan insanın niyeti.
Peki bu çerçeveden Giresun’a baktığımızda ne görüyoruz?
Doğanın tam ortasında, “ekonomik kalkınma” başlığıyla yürütülen bir madencilik politikası…
Ama sormadan geçebilir miyiz?
Kalkınma kimin için? Hangi bedelle?
Giresun gibi yeşilin binbir tonunu barındıran bir coğrafyada, oldu bittiye getirilen uygulamalarla doğayı zorlamak sadece çevresel bir mesele değildir. Bu, doğrudan gelecekle ilgili bir tercihtir. Çünkü doğa, bir kez kaybedildiğinde geri dönüşü olmayan bir denklemdir.
Elbette kimse madenciliği tamamen yok saymıyor. Ekonomiye katkı gerçeğini inkâr etmek mümkün değil. Ama asıl mesele şu: Bu katkı, doğayı, insan sağlığını ve bölgenin yarınını hiçe sayarak mı sağlanacak?
Kontrolsüz bir madenciliğin sonuçlarını artık teoride değil, yaşanmış örneklerde biliyoruz. Ormanlar azalıyor, su kaynakları kirleniyor, toprak verimsizleşiyor. Heyelan riski artıyor. Ve en tehlikelisi, ağır metallerin yarattığı o görünmez tehdit… Sessiz, yavaş ama kalıcı.
Bugün alınan bir karar, yıllar sonra bir çocuğun içtiği suya karışabilir.
İşte meselenin ağırlığı tam da burada.
Ve Sekü köyünde yaşananlar…
Bir milletvekilinin sahaya inmesi, insanları dinlemesi aslında olması gereken değil mi? Siyaset dediğimiz şey tam da bu değil mi; masa başından değil, sahadan konuşmak?
Nazım Elmas’ın sözleri bu açıdan dikkat çekiciydi:
Ekonomikliği dahi netleşmemiş bir maden için “var mı, yok mu bilmiyoruz” diyebilmek, aslında alışık olmadığımız bir açıklık. Hele ki “suistimal varsa kimsenin gözünün yaşına bakmayız” vurgusu… Bu, teoride olması gereken duruşun bir yansıması.
Ama ne yazık ki sahada her şey bu kadar sağduyulu ilerlemiyor.
Birkaç kişinin ölçüsüz tavrı, haklı bir mücadelenin gölgesine düşebiliyor. Ve en tehlikelisi şu: Haklıyken haksız duruma düşmek…
Bu noktada durup düşünmek gerekiyor.
Haklı olmak yetiyor mu?
Yoksa haklı kalabilmek için yöntemin de doğru olması mı gerekiyor?
Nazım Elmas’ı yakından tanıyan biri olarak şunu söylemek mümkün: O, arka plan hesaplarıyla hareket eden bir profil çizmiyor. Akademik geçmişi ve devlet tecrübesi, söylemlerine doğrudan yansıyor. Bu netlik bazen rahatsız edici bulunabilir. Çünkü alışık değiliz.
Belki de sorun tam olarak bu: Açık sözlülüğün bile yadırgandığı bir siyaset ikliminde yaşıyoruz.
Ancak şu da bir gerçek:
Bir siyasetçiye tepki göstermek ayrı şeydir, saygı sınırlarını aşmak ayrı şey…
Sekü’de yaşananlar, sadece bir maden tartışması değil. Bu olay, Türkiye’de politikanın nasıl algılandığını, güvenin nasıl kırıldığını ve toplumun nasıl gerildiğini gösteren küçük ama çarpıcı bir fotoğraf aslında.
Ve belki de asıl soruyu yeniden sormanın zamanı gelmiştir:
Politika gerçekten toplum için mi var…
Yoksa biz artık öyle olduğuna inanmak mı istiyoruz?