Tabiat
İnsan eli değmeden, kendi kuralları içerisinde varlığını sürdüren, değişen, gelişen, canlı ve cansız bütün varlıkların oluşturduğu muazzam bir düzen.
Öyle bir düzen ki milyonlarca yıldır kendi dengesini kuruyor, bozulanı onarıyor, eksileni tamamlıyor.
Tabii insanoğlu fırsat verirse!
Çünkü biz insanların on parmağında on marifet var. Hem de fazlasıyla!
Ne var ki bu marifetlerin her biri doğanın yararına işlemiyor. Aksine, dokunduğumuz pek çok yerde ardımızda kocaman parmak izleri bırakıyoruz.
Kestiğimiz ormanlarda, kirlettiğimiz denizlerde, betonlaştırdığımız topraklarda, yatağını değiştirdiğimiz derelerde…
Sonra da çıkıp doğanın neden eskisi gibi davranmadığını sorguluyoruz.
İyi de doğa mı değişti, yoksa biz mi onun dengesini değiştirdik?
Bugün dünyanın bir köşesinde kavurucu sıcaklar ve orman yangınları yaşanırken başka bir köşesinde seller, fırtınalar ve kasırgalar hayatı altüst ediyor.
Elbette doğa olayları insanlık tarihinden çok daha eski. Güneş her zaman ısıttı, yağmur her zaman yağdı, rüzgâr her zaman esti.
Ancak insan faaliyetlerinin yol açtığı küresel ısınma, aşırı hava olaylarının bir bölümünü daha sık ve daha şiddetli hâle getiriyor.
Biz ise bütün bunları çoğu zaman birkaç günlük haber olarak değerlendiriyor, felaket geçince kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Giresun’u düşünelim.
Bir zamanlar yağmurun bereket sayıldığı, derelerin coşkuyla aktığı, yeşilin binbir tonunun hayatımıza eşlik ettiği memleketimizde bile doğanın sınırlarını ne kadar zorladığımız ortada.
Dere yataklarına müdahale ediyor, yamaçları plansızca yapılaştırıyor, sonra da şiddetli yağışlarda ortaya çıkan sonuçlara şaşırıyoruz.
Oysa tabiatın hafızası vardır.
İnsanın unuttuğunu doğa unutmaz.
Üzerini betonla örttüğümüz toprağın, yönünü değiştirdiğimiz suyun, kökünden kopardığımız ağacın bir gün bize anlatacağı mutlaka bir şey vardır.
Üstelik doğa, bütün bu müdahalelerimize rağmen bize hayat sunmayı sürdürüyor.
Bir ağaç gölgesini esirgemiyor. Toprak kendisine emanet edilen tohumu yeşertiyor. Deniz, rüzgâr, güneş ve yağmur yaşamın devamına katkıda bulunuyor.
Peki biz bu cömertliğin karşılığında ne veriyoruz?
İşte üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele bu.
Bir de hayatın kendisi var.
Kimilerine göre yıllar geçmek bilmiyor. Kimileri içinse yaşam, bitmek bilmeyen sıkıntıların ve mücadelelerin toplamından ibaret.
Oysa bazen gözden kaçırdığımız küçücük bir ayrıntı var:
Hayatı yaşamakla hayatı seyretmek aynı şey değildir.
Sürekli geçmişin pişmanlıklarıyla yaşayan, geleceğin kaygılarını bugünün önüne koyan insan, farkında olmadan kendisine verilen zamanı tüketiyor.
Bir bakıyorsunuz çocukluk geride kalmış. Gençlik, dün yaşanmış bir hatıra gibi zihninizde duruyor. Ardından yıllar birbirini kovalamış, saçlara aklar düşmüş.
Hayat dediğimiz şey, gerçekten de göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir film şeridi.
Bu nedenle insanın her şeyi kendisine dert edinmemesi, değiştiremeyeceği gerçeklerle barışabilmesi ve yaşadığı anın kıymetini bilmesi gerekiyor.
Fakat bu, çevremizde yaşananlara kayıtsız kalmak anlamına gelmemeli.
Çünkü insan yalnızca kendi hayatından değil, parçası olduğu dünyadan da sorumludur.
Burada doğanın bir başka özelliğine değinmek istiyorum.
İnsanoğlu yüzyıllardır doğayı gözlemliyor, ondan öğreniyor, onun yaptıklarını taklit ederek yeni buluşlara imza atıyor.
Kuşlardan esinlenerek uçmayı öğrendik. Bitkilerin ve hayvanların yapısındaki özelliklerden yararlanarak teknolojiler geliştirdik.
Ancak bütün bilimsel ilerlememize rağmen doğanın bazı incelikleri karşısında hâlâ hayranlık duyuyoruz.
Mesela ateş böceği…
Küçücük bir canlı.
Ne elektrik kablosu var ne pil ne de bizim bildiğimiz anlamda bir lamba.
Ama karanlığın içerisinde ışık saçıyor.
Üstelik bunu, vücudundaki kimyasal tepkimeler sayesinde, enerjinin çok büyük bölümünü ışığa dönüştürerek gerçekleştiriyor.
Bizim kullandığımız geleneksel akkor lambalarda ise enerjinin önemli bir bölümü ısı olarak açığa çıkıyor. Modern LED teknolojisi bu kaybı büyük ölçüde azaltmış olsa da ateş böceğinin ışık üretme biçimi bilim insanları için hâlâ ilham kaynağı.
Düşünebiliyor musunuz?
İnsanlık devasa laboratuvarlar kuruyor, milyarlarca dolarlık araştırmalar yapıyor, teknolojinin sınırlarını zorluyor.
Doğanın küçücük bir canlıda sergilediği ustalık ise bize yeni şeyler öğretmeye devam ediyor.
Demek ki mesele doğayı yenmek değil, ondan öğrenmeyi başarabilmek.
Belki de insanın en büyük yanılgısı burada başlıyor.
Kendimizi doğanın sahibi zannediyoruz.
Oysa biz onun sahibi değil, bir parçasıyız.
Bize sunulan imkânları sınırsız sanıyor, sahip olduklarımızın sonsuza kadar devam edeceğini düşünüyoruz.
Hâlbuki ne servet kalıcı ne makam ne de ömür…
Bugün üzerinde yürüdüğümüz toprak, yarın bizden sonraki nesillere kalacak.
Peki nasıl bir dünya bırakacağız?
Yeşili yok edilmiş, suları kirletilmiş, havası solunamaz hâle gelmiş bir dünya mı?
Yoksa bize emanet edilen güzellikleri koruyarak gelecek kuşaklara aktarabildiğimiz bir dünya mı?
Ben meseleye bir de inanç penceresinden bakıyorum.
Bu kâinatın bir Yaradan’ı olduğuna, yaratılan her varlığın varoluşunda bir hikmet bulunduğuna gönülden inanıyorum.
Küçücük bir ateş böceğinin ışığında da uçsuz bucaksız gökyüzünde de aynı kudretin izlerini görüyorum.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var.
Yaradan’ın kudretine inanmak, insana verilen aklı kullanmaktan vazgeçmek değildir.
Tam tersine, akıl insana verilmiş en büyük nimetlerden biridir.
Araştırmak, öğrenmek, üretmek, doğayı anlamaya çalışmak ve onu korumak da bu nimetin gereğidir.
Takdir Allah’ındır, fakat sorumluluk insana aittir.
Her felaketi kader diyerek geçiştiremeyiz. İhmalimizi, yanlışlarımızı ve doğaya verdiğimiz zararları ilahi takdirin arkasına saklayamayız.
Çünkü insan, yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır.
Öyleyse biraz daha mütevazı olmayı öğrenmeliyiz.
Doğaya hükmetmeye çalışmak yerine onunla uyum içerisinde yaşamayı, sahip olduklarımızı hoyratça tüketmek yerine korumayı bilmeliyiz.
Ve en önemlisi, şu kısacık ömrün kıymetini anlamalıyız.
Zira hepimiz bu dünyada geçiciyiz.
Bizden önce de güneş doğuyordu, yağmur yağıyordu, ağaçlar yeşeriyordu.
Bizden sonra da bunlar devam edecek.
Asıl mesele, biz bu dünyadan göçüp giderken ardımızda nasıl bir iz bırakacağız?
Bir ağacın gölgesi kadar faydalı, bir damla su kadar değerli olabilecek miyiz?
Yoksa doğanın bağrında yalnızca tahribatımızın izleri mi kalacak?
Unutmayalım…
Doğanın insana ihtiyacı yok; insanın doğaya ihtiyacı var.
Ve belki de en büyük marifet, her şeye müdahale etmek değil, bazen dokunmamayı bilmektir.