8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyor. Takvimler bu günü gösterdiğinde her yıl olduğu gibi yine süslü cümleler kuracak, kadınlara çiçekler armağan edecek ve günün öneminden uzun uzun bahsedeceğiz. Ancak bu kutlamaların parıltısı, ne yazık ki aramızdan koparılan kadınların acı gerçeğini örtmeye yetmiyor.
Yakın tarihte kaybettiğimiz Fatma Nur Çelik vakası, bu acı tabloyu ve toplum olarak verdiğimiz o büyük sınavı bir kez daha gözler önüne seriyor. Fatma Nur öğretmen; ne gece vakti dışarıda olduğu için ne de kıyafet seçimi nedeniyle hedef oldu. Aslında mesele tam da burada başlıyor. Bir kadının nerede olduğu, ne giydiği ya da saat kaçta dışarıda olduğu, ona yöneltilen şiddetin asla “hafifletici sebebi” olamaz. Failin arkasına saklandığı bahaneleri sıralayıp cinayeti yumuşatmak, şiddeti dolaylı yoldan meşrulaştırmaktan ve “öldürülmeyi hak etti” gibi karanlık bir düşünceyi beslemekten başka bir şey değildir.
Kadın cinayetlerinin ardından kulaklarımızda hep aynı nakarat çınlıyor: “Kıskançlık krizine girdi”, “Namus meselesiydi”, “Öfkesine yenik düştü…” Oysa biliyoruz ki hiçbir öfke, hiçbir kıskançlık ve hiçbir sözde “namus” algısı, bir kadının yaşam hakkından daha kutsal değildir. Bu cümleler cinayeti açıklamaz; yalnızca failin vicdanını, toplumun ise suskunluğunu perdeler.
Bugün ve önümüzdeki yıllarda 8 Mart’ı anmaya ve kutlamaya devam edeceğiz. Ancak belki de asıl mesele, bu günü yalnızca bir kutlama olarak görmekten vazgeçip gerçeklerle yüzleşebilmekte yatıyor. Kadınların eşit, özgür ve güven içinde yaşayabildiği bir toplum inşa edilmediği sürece verilen çiçekler ve söylenen güzel sözler eksik kalacaktır.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
8 Mart’ı gerçekten kutlayabileceğimiz bir toplum olmayı ne zaman başaracağız?