Doğu Karadeniz’in hırçın dalgaları ve dik yamaçlı fındık bahçeleri arasında, bugünlerde bir tedirginlik rüzgarı esiyor. Giresun halkı, elindeki toprağa ve sofrasındaki çaya bakarken o meşhur soruyu soruyor: “Tarih tekerrürden mi ibaret?” Bugün yaşanan maden krizleri, bizi ister istemez hafızalarımızdaki o en karanlık yıla, 1986’nın nükleer krizine geri götürüyor.
Gelin, bu sorunun çıkış noktasına, Karadeniz’in sessizce zehirlendiği o günlere gidelim.
1986 yılındaki Çernobil Faciasının ardından Giresun, radyoaktif bulutların ve yağışların etkisi altın da kalmıştı. Çay ve fındık, o dönem sadece bir geçim kaynağı değil, aynı zamanda birer ölümcül şüphe odağı haline gelmişti. Ocak 1987’de yüksek radyasyonlu tam 56 bin ton çay imha edildi. Deniz ürünlerindeki radyasyon iddiaları balık fiyatlarını etkilemiş, Karadenizlinin sofrasındaki balık bile zehirli sayılmıştı.
Fakat en ağırı, bu krizin insan bedeninde açtığı yaralardı. Binlerce hamile kadın, engelli çocuk doğurma endişesiyle kürtaj yapmak zorun da kaldı. Avrupa, Giresun’un fındığını ve çayını sınır kapılarından geri çevirirken, bunca olumsuz durumdan sonra
İnsanlar ekonomik sorunlarla baş başa kalmıştı.
Dün Bulutlarla Gelen, Bugün Toprağın Altından Mı Geliyor?
Aradan 40 yıla yakın zaman geçti ama Giresun’un “zehirlenme” korkusu bitmedi. O gün gökyüzünden yağan radyasyonun yerini, bugün maden ocaklarından derelere sızan atıklar aldı. 1986’da radyasyonlu çayı içip “bir şey olmaz” diyenlerin yerini, bugün “maden ekonomidir” diyerek doğayı talan eden bir anlayış mı alıyor?
Bugün Giresun’un %85’inin maden sahası ilan edilmesi, günümüzün en büyük ekolojik kuşatması değil de nedir? Doğankent’te Çatalağaç Deresi’nin siyaha boyanması, Şebinkarahisar’da patlayan atık barajının Kelkit Vadisi’ni zehirlemesi, 1986’nın o çaresiz günlerini anımsatıyor. O gün radyasyonlu çuvalları toprağa gömen zihniyet, bugün Tirebolu’da, Sekü’de, Batlama’da ormanları ve su kaynaklarını dinamitlerle, siyanür tehdidiyle mi yüz yüze bırakıyor?
Tirebolu’da 22 gündür nöbet tutan köylülerin yaktığı ateş, aslında 1986’da kandırılan bir halkın gecikmiş savunma refleksidir. Giresunlu artık biliyor: Bir kez kirlenen toprak, bir kez zehirlenen su, nesiller boyu geri gelmiyor.
Geldiğimiz noktada şu soruyu sormak zorundayız, Giresun’un artık bir “B Planı”na geçmesi mi gerekiyor?
Yıllardır kaderi “yukarıdan gelen” kararlara, bazen radyoaktif bulutlara bazen de maden ruhsatlarına bağlı kalan bu kent, artık kendi rotasını çizmek zorunda. Fındığın altını oymak yerine, üstündeki yeşili katma değere dönüştürecek toprağını deşmek yerine, bereketini koruyacak bir strateji artık tercih değil, bir mecburiyettir.
Eğer “A Planı” sadece yer altındaki metali çıkarıp geride ölü dereler ve kanserli yarınlar bırakmaksa, Giresun bu planı 1986’da çoktan reddetti. Şehrin asıl zenginliği siyanür havuzlarında değil; yaylalarında, derelerinde ve fındık dallarındadır.
Giresun için artık bir dönüm noktası gerekmez mi? ya bu yıkım senaryosuna sessiz kalacaklar ya da doğayı, tarımı ve halk sağlığını merkeze alan hayati bir “B Planı”nı hep birlikte hayata geçirecekler. Çünkü bu topraklar yeni bir yanlış kararı kaldıracak gücü kalmadı.