2025 yılı, Türkiye’nin yalnızca siyasi ve ekonomik açıdan değil, vicdan ve toplumsal sorumluluk açısından da ağır bir sınavdan geçtiği bir yıl olarak hafızalarımıza kazındı. Siyasi gerilimin yüksek seyrettiği, ekonomik sıkıntıların gündelik hayatın her alanına daha fazla sirayet ettiği bu yıl; adalet, demokrasi ve yönetim tartışmalarının da hiç olmadığı kadar yoğun yaşandığı bir dönem oldu.6 Şubat depreminin ardından yaşadıklarımız ise belki de hepimiz için gerçek bir kırılma noktasıydı. Bu bereketli toprakların, böylesine acı dolu bir tarihle yoğrulmuş olması… İnsan sormadan edemiyor: Acıyla sınanmak da bir kader midir, yoksa ders almamız gereken bir uyarı mı? 2025’te Türkiye’de siyaset, büyük ölçüde yargı süreçleri, soruşturmalar ve iddianameler etrafında şekillendi. Yerel yönetimler üzerinden yürüyen tartışmalar; özellikle büyükşehir belediye başkanları ve muhalefet temsilcilerine yönelik adli süreçlerle daha da derinleşti.Bu tablo, toplumda zaten kırılgan olan güven duygusunu daha da zedelemedi mi? Halkın tüm kalbiyle destek verdiği isimlere yönelik yaşananlar, “Biz bu ülkeyi kime emanet edeceğiz?” sorusunu her zamankinden daha yüksek sesle sordurmadı mı?
Belki de artık şunu açıkça konuşmalıyız: Sorunu her defasında yalnızca yönetenlere yüklemek ne kadar adil? Hepimiz üzerimize düşeni yapıyor muyuz? Öz eleştiriden, empati kurmaktan bu kadar uzaklaşmış olmamız; yaşadığımız adaletsizliklerde bizim de payımız olduğunu göstermiyor mu?Yıl boyunca açılan davalar, gözaltılar ve tutuklamalar; yargının bağımsızlığı ve siyaset–hukuk ilişkisini yeniden ülke gündeminin merkezine taşıdı. Bir taraf hukuk derken, diğer taraf hukuksuzluk diyorsa; bu dil, bu üslup, toplumu ikiye bölmüyor mu?
Bir an durup düşünelim.. Nene Hatunlar, Seyit Onbaşılar bugün yaşananları görse ne derdi? Verdikleri mücadele, bu tablo için miydi? Bu sorunun ağırlığı, hepimizin omuzlarında değil mi?2025, yüksek enflasyonun toplumsal etkilerinin artık saklanamaz hâle geldiği bir yıl oldu. Gıda, kira ve enerji fiyatlarındaki artış, sabit gelirli vatandaşın belini büktü. Asgari ücretli, emekli, kamu çalışanı… Herkes aynı soruyu sordu: Biz ne zaman nefes alacağız?
Yapılan zamlar, artan yaşam maliyetleri karşısında yetersiz kalırken; sendikaların ve meslek örgütlerinin eylemleri sokaklara yansıdı. Orta sınıfın giderek erimesi, ekonomi politikalarının yalnızca rakamlarla değil, insan hayatlarıyla ölçülmesi gerektiğini bir kez daha hatırlattı.
2025, sokakların yeniden söz söylediği bir yıl oldu. Öğrenciler barınma ve gelecek kaygısıyla, emekliler geçim derdiyle, kadınlar hak ve özgürlük talepleriyle meydanlardaydı. Üniversitelerde yükselen sesler, gençlerin sisteme dair umutsuzluğunu ve öfkesini açıkça ortaya koydu.Bazı eylemlere yönelik güvenlik müdahaleleri ise ifade özgürlüğü ve toplantı hakkını yeniden tartışmaya açtı. Aynı dönemde medya üzerindeki baskılar, gazetecilere açılan davalar ve dijital alanı düzenleme girişimleri, dezenformasyon gerekçesiyle savunulsa da özgürlük alanlarının daraldığı eleştirilerini beraberinde getirdi.
Peki Karadeniz Nasıl Bir Yıl Geçirdi?
Karadeniz Bölgesi için 2025, adeta bir kırılma yılı oldu. Tarımdan çevreye, ekonomiden göçe uzanan sorunlar zinciri, bölgenin yapısal problemlerini bir kez daha gün yüzüne çıkardı.Fındıkta yaşanan kriz bunun en çarpıcı örneğiydi. Zirai don, düzensiz yağışlar ve iklim kaynaklı verim kaybı; Ordu’dan Giresun’a, Trabzon’dan Düzce’ye kadar rekolteyi ciddi biçimde düşürdü. Ancak rekolte düşerken üreticinin kazancı artmadı. Taban fiyat serbest piyasa dengesizliği, artan girdi maliyetleri ve çok uluslu alıcıların piyasa üzerindeki etkisi, fındık üreticisini yalnız bıraktı. Çayda kota, mısır ve sebzede maliyet baskısı; gençlerin tarımdan uzaklaşması ve kırsalda yaşlanan nüfus… Uzmanların yıllardır söylediği gerçek, 2025’te daha net ortaya çıktı: Karadeniz’de tarım, planlı ve sürdürülebilir bir dönüşüm bekliyor. İklim krizi ise tüm bu sorunların zeminini daha da kaygan hâle getirdi. Sel, heyelan, kuraklık; plansız yapılaşma, HES ve maden projeleri… Doğa ile ekonomi arasında kurulamayan denge, Karadeniz’in geleceğini tehdit etmeyi sürdürdü. Turizmdeki ilgi umut verse de plansızlık ve altyapı eksikliği, bu potansiyelin de heba edilme riskini barındırıyor.2025 bize şunu açıkça gösterdi: Sorunlar artık ertelenebilir değil. Ne siyasette, ne ekonomide, ne de toplumsal hayatta…Belki de artık şu soruyla yüzleşmeliyiz: Bu ülkenin geleceğini yalnızca yönetenlerden mi bekleyeceğiz, yoksa biz de sorumluluk alacak mıyız?