Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bir ülkenin geleceği, sokaklarındaki çocuk sesleriyle ölçülür derler. Eğer bu doğruysa, Türkiye’nin geleceğine sessizlik hâkim olmaya başlıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) son açıkladığı veriler, uzun süredir halı altına süpürülen bir gerçeği artık kaçınılmaz bir kriz olarak önümüze koydu: Doğurganlık hızımız 1,42’ye geriledi. Nüfusun kendini koruyabilmesi için gereken sihirli sayı 2,10 iken, biz artık o eşiğin çok uzağındayız.
Avrupa bu nüfus krizini tek bir formülle, yani göç alarak çözmeye çalışıyor. Ancak burada da her ülkenin kaderi bir değil. Örneğin İngiltere, Hindistan’dan Pakistan’a kadar dünyanın dört bir yanından nitelikli genç göçü alarak; yani tabiri caizse başkalarının büyüttüğü çocukları istihdam ederek hastanelerini, fabrikalarını ve ekonomisini döndürüyor. Madalyonun diğer yüzünde ise İtalya var. İtalya ne dışarıdan nitelikli göç çekebiliyor ne de kendi eğitimli gençlerini ülkesinde tutabiliyor; ekonomik durgunluk yüzünden kendi insanını İngiltere veya Almanya’ya kaptırıyor. Sonuç olarak İtalya; hem doğuramayan hem de elindeki gençleri kaybeden demografik çöküşün en belirgin örneği oluyor.
Bizim ise dışarıdan bu şekilde nitelikli göç çekme gibi bir lüksümüz yok. Aksine, ülkenin en iyi yetişmiş, en parlak genç beyinleri Avrupa’ya göç etme hayalleri kuruyor. Yani biz hem doğuramıyoruz hem de elimizdekini tutamıyoruz. Peki, geleceğe dair tünelin ucunda ışık göremeyen eğitimli gençlerini birer birer yurt dışına uğurlayan Türkiye, bu iki yoldan hangisine daha çok benziyor?
Bu sorunun cevabı, ne kültürel değişimlerde gizli ne de sadece modern şehir hayatının getirdiği bireysellikte. Cevap tamamen cüzdanlarımızda ve yarınımıza duyduğumuz güvende yatıyor. Bugün Türkiye’de çocuk sahibi olmak, duygusal bir karar olmaktan çıkıp lüks bir yatırım düşüncesi hâline geldi. Bebek bezinden mamaya, okul masrafından barınma krizine kadar her şeyin pahalandığı bir ülkede genç çiftler haklı olarak şu soruyu soruyor: “Kendime bakamazken, bir çocuğa nasıl bakıp onu yetiştireceğim?”
Doğum oranlarındaki düşüş, sadece kadınların ya da ailelerin bireysel bir tercihi değil; aynı zamanda bir ülkenin sosyo-ekonomik durumunun aynadaki yansımasıdır. Ve Türkiye’nin bugünkü yansıması oldukça tedirgin edici…
Eğer gençlerin yarın kaygısını azaltacak ekonomik reformlar yapılmaz, kreş desteğinden barınma sorununa kadar radikal adımlar atılmazsa, bu ülkenin en büyük sermayesi olan gençlik yok olacak. Birkaç yıl sonra emekli maaşlarını ödeyecek genç iş gücü bulamadığımızda, hastaneler yaşlı bakımevlerine döndüğünde ve okullar birer birer boşaldığında krizin büyüklüğünü çok daha acı bir şekilde anlayacağız. Çünkü boş kalan beşikleri ne kuru vaatler doldurabilir ne de parlak sözler… Beşikleri ancak yarından korkmayan, huzurlu bir toplum doldurur.
Peki, biz gençlerimize o huzuru ve güveni vermeden, bu boş beşikleri neyle doldurmayı bekliyoruz?