Fındıkta küresel oyun, iç piyasa gerçeği ve TMO reçetesi

Yayınlama: 12.09.2026
1
A+
A-

Fındığın Hafızası: Muhittin Soyer
Yıl 1989.
Dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı, rahmetli Şükrü Yürür — bana kendisine “amca” diyebilme hakkını da tanıdığı için kendisine her zaman teşekkür ederim — Trakya Birlik Genel Müdürü Muhittin Soyer’i Fiskobirlik Genel Müdürü olarak atadı.

O günlerde benim de ilk düşündüğüm şuydu:
“Ayçiçeği ile fındığın ne alakası var?”
Meğer biz, bir insanın profesyonelliğini ne kadar farklı alanlara taşıyabileceğini unutmuşuz.
Ben o zaman 29 yaşındaydım.
Muhittin Bey idealist ve işini bilen bir profesyoneldi. Bunu bize yıllar içerisinde fazlasıyla da gösterdi. Rahmetle anıyorum.
Muhittin Soyer, Trakya Birlik’teki yöneticilik tecrübesinin ardından Fiskobirlik’e geldiğinde, kooperatifçilik,
üretici ilişkileri,
tarımsal birlik yönetimi ve kurumsal sevk-idare konularındaki deneyimini fındık sektörüne taşıdı.
Fiskobirlik’e geldiği günlerde fındık fabrikacılarının ve ihracatçıların önemli isimlerini bir akşam Entegre Tesisleri’nin lokalinde yemeğe davet etti.
Ordu, Trabzon ve Giresun’dan birçok insan oradaydı.
Ben de 29 yaşında, Giresunlu genç bir fabrikacı olarak o masadaydım. Özellikle Ordu’dan gelen meslektaşlarımın arasında, benden yaşça büyük, yıllardır tanıdığım, sevdiğim insanlar vardı. Hemen hemen hepsiyle ticari ilişkilerimiz vardı.
Bugün o masada bulunan insanların önemli bir bölümünü rahmetle anıyorum.
Yemekte güzel bir sohbet başladı.
Sorular soruluyor, Muhittin Bey cevaplıyor, herkes Fiskobirlik’in geleceğini konuşuyordu.
Ben de söz aldım.
Kendimi tanıttım:
“Arif İnanç.”
Neredeyse askeri bir tören ciddiyetiyle kendimi takdim edip şöyle dedim:
“Efendim, Entegre Tesisleri’nin kapısından lokale gelene kadar cam bölmeler içerisinde ürünlerinizi teşhir ettiğiniz vitrinler var. Ben orada bugüne kadar bir vitrinde hiç görmediğim birkaç ürününüzü gördüm. Ayrıca FisKat diye bir ürününüz vardı. Onu da çok severek alıp yiyordum. Ballı, kıtır kıtır bir fındık ürünüydü. Fakat artık üretilmediğini öğrendim.”
Muhittin Bey şaşırdı.
“Nasıl yani Arif Bey? Bu ürünler yok mu?” diye sordu.
Konuyla bizzat ilgileneceğini söyledi.
O gece hepimiz kartvizitlerimizi vermiştik. Böylece kendisiyle şahsen de tanışmış olduk.
Yemek bitip çıkarken bize:
“Yukarıda size birer kahve ikram edebilir miyim?”
dedi.
Sekiz-dokuz kişilik Ordulu bir grupla birlikte odasına çıktık.
Kahvelerimizi içtik. Sohbet ettik.
Sonra Muhittin Bey bize çok önemli bir şey söyledi:
“Sizler de bize yapmamız gerekenleri söyleyin. Eksik gördüğünüz, yanlış yaptığımızı düşündüğünüz her şeyi bize bildirirseniz bu işi birlikte çözeriz.”
Bugün dönüp o geceyi hatırladığımda, aklımda kalan en önemli şey budur.
O zaman Trakya Birlik’ten, yani ayçiçeğinden gelen bir insanın fındık sektörünü bu kadar kısa sürede kavrayabileceğini anlayamamıştım.
Şimdi ise bunun için üzülüyorum.
Çünkü insanın profesyonelliği, yalnızca bildiği ürünle ölçülmüyor.
Muhittin Soyer bunu bize yaşayarak gösterdi.
Allah rahmet eylesin.
Bir başka konu:
Biz ticari hayatımız boyunca hiçbir zaman hiç kimsenin adamı olmadık.
Birçok fabrikada, birçok insanın yurt dışındaki A firmasıyla, B firmasıyla veya yurt içindeki C, D firmasıyla çalıştığını gördüm.
Biz ise hep bağımsız çalıştık.
Kendimizce.
Bugün dönüp baktığımda bunun her zaman çok doğru bir tercih olmadığını da düşünüyorum.
Ama neyse…
Geçmiş gün.
Şimdi gelelim fındığa.
Çünkü bugün fındık, sanki yalnızca satılması gereken bir ürün haline getirilmiş durumda.
Oysa mesele bundan çok daha büyük.
Peki biz o günlerden bugüne nasıl geldik?

Fiskobirlik’ten Ferrero’ya: Değişen Dengeler
Muhittin Soyer gibi vizyoner insanların döneminde Fiskobirlik’in önünde yalnızca fındık alıp satmak gibi dar bir görev yoktu.
Üretici vardı.
Sanayici vardı.
İhracatçı vardı.
Entegre tesisler vardı.
Ürün çeşitlendirme vardı.
Ve en önemlisi, fındığın katma değerini Türkiye’de bırakma düşüncesi vardı.
Yıllar içerisinde Fiskobirlik’in ekonomik ve kurumsal gücünün zayıflamasıyla birlikte sektörün dengeleri de değişti.
Bugün dünya fındık piyasasında çok büyük alıcıların bulunduğu bir sistem içerisindeyiz.
Bunların başında da İtalyan merkezli Ferrero geliyor.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var.
Ferrero’yu yalnızca “fındık alan bir firma” olarak görmek eksik olur.
Çünkü fındık, çikolata ve şekerleme sanayisinin temel hammaddelerinden biri.
Dolayısıyla büyük bir küresel üreticinin kaliteli ve düzenli fındığa ulaşması, kendi üretim zinciri açısından son derece önemli.
Buna istinaden Sayın Marco Botta, Ferrero’nun fındık faaliyetlerini yöneten Ferrero Hazelnut Company’nin genel müdürü (CEO/General Manager) olarak görev yapmış. Kaynaklarda 2017’den itibaren bu görevi yürüttüğü belirtiliyor.
Diyor ki: Financial Times’ın 31 Ekim 2025 tarihli haberinde Botta’nın, Türkiye’deki fındık alıcılarının Ferrero’nun piyasaya dönmesini beklemesi üzerine esprili biçimde:
Ferrero’nun Türkiye fındık piyasasının “yeni Godot’ u” haline geldiğini söylediği aktarılıyor.
Buradaki Godot, Samuel Beckett’in Godot’ u Beklerken eserine gönderme.
Yani Botta’nın kastı kabaca şu:
“Herkes Ferrero’nun gelmesini bekliyor; Ferrero gelecek ve fındık alacak diye piyasadaki oyuncular pozisyon alıyor.”
Hatta haberin devamında Botta’nın, “Bu yıl elimizde uzun süre yetecek miktarda fındık var, satın almak için acelemiz yok” anlamındaki açıklaması da yer alıyor.. Financial Times
Çünkü “Ferrero piyasayı yönetiyor” demek yerine, Ferrero’nun kendi fındık yöneticisinin Türkiye piyasasındaki bekleyişi Godot benzetmesiyle anlatmış olması çok daha güçlü ve güvenli bir dayanak.
Türkiye de dünya fındık üretiminde çok özel bir konumda.
Özellikle Giresun kalite Tombul fındığın kendine has özellikleri, Türkiye fındığını dünya piyasasında farklılaştıran unsurlardan biri.
Toprak, iklim, çeşit ve yılların biriktirdiği üretim kültürü… Gelde buraya bir parantez açma şimdi! Dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan o tescilli Giresun kalite fındığı; HES projeleriyle suyundan mahrum bırakıp, bir de üstüne maden sahalarının yıkıcı etkisiyle baş başa bıraktığımızda, elimizdeki en büyük kozu kendi ellerimizle tüketiyoruz. Ürünün coğrafi karakterine, yani terroir yapısına sahip çıkmadan küresel devlerle rekabet etmek imkansızdır. Çok kısa yani, geçmiş olsun hepimize.

Bunların tamamı bir araya geldiğinde ortaya yalnızca bir tarım ürünü çıkmıyor.
Bir coğrafyanın ürünü çıkıyor.
Ferrero’nun Türkiye’deki yatırımları ve Türk fındığının küresel üretim zincirindeki yeri de bu nedenle ayrıca konuşulmalı.
Manisa’daki üretim tesisleri bunun somut örneklerinden biri.
Benim asıl sorum ise şu:
Türkiye neden yalnızca kaliteli hammaddenin satıldığı ülke olmakla yetinsin?
Neden o fındığın daha büyük bölümünün katma değerini burada bırakamıyoruz?
Fındığı satıyoruz.
Başka ülkelerde işleniyor.
Çikolata oluyor.
Krema oluyor.
Kavrulmuş ürün oluyor.
Markalı ürün oluyor.
Ve dünyanın dört bir yanındaki raflara gidiyor.
Peki bütün bu zincirin içerisinde üreticinin payı nerede?
Sanayicinin payı nerede?
Türkiye’nin payı nerede?
Asıl tartışmamız gereken yer burası.
Çünkü mesele Ferrero düşmanlığı değil.
Mesele, Türkiye’nin kendi ürününün değer zincirindeki yerini büyütüp büyütemediğidir.

Dünyanın Fındığa İhtiyacı Var
Şimdi biraz da rakamlara bakalım.
Türkiye’nin fındık ihracatında yıllardır Avrupa ülkeleri başta olmak üzere çok sayıda önemli pazar bulunuyor.
Almanya, İtalya, Fransa, Polonya, Çin, İsviçre, Rusya, Avusturya, Hollanda ve İspanya bunlardan yalnızca bazıları.
Bu tablo bize çok basit bir şey söylüyor:
Fındık satılacak bir ürün.
Hatta yalnızca satılacak değil, dünyanın birçok sanayi kolunun ihtiyaç duyduğu stratejik bir tarım ürünü.
Benim yaklaşık 40 yıla yaklaşan fındık ticareti tecrübem bana şunu öğretti:
Fındık her hâlükârda satılacak üründür.
Fındık ticaretinde elindeki malı, bankanın kapanmasına beş dakika kala bile satıp paranı alabilirsin.
Fındık öyle bir mamuldür ki, ona düşman gözüyle baktığını söyleyen insana bile fındık aldırır, sattırır.
Kimse kıvırmasın.
Şimdi gelelim bugünkü meseleye.
Bu yıl Türkiye’de rekoltenin 700-800 bin ton civarında olacağı söyleniyor.
Benim kendi tahminim ise daha düşük.
Özellikle aşağı kesimlerde fındığın az olduğunu gördüğüm için, gerçekleşecek ürünün yaklaşık 675 bin ton civarında olabileceğini düşünüyorum.
Elbette bu benim saha gözlemime ve yıllara dayanan tecrübeme dayalı tahminimdir.
Bir de TMO’nun geçmiş yıllardan elinde tuttuğu stokları hesaba katmak gerekiyor.
Türkiye’nin iç tüketimini ve ihracat ihtiyacını da yan yana koyduğumuzda, piyasadaki malın sanıldığı kadar bol olup olmadığını yeniden düşünmek gerekiyor.
Benim gördüğüm tablo şu:
Piyasada mal var ama sınırsız mal yok.
Ve dünyanın bu ürüne ihtiyacı devam ediyor.
Öyleyse üreticinin elindeki fındığın değerini neden sürekli aşağıdan konuşuyoruz.

160 Liralık Fındık ve İç Piyasanın Hesabı
Şimdi gelelim fındık fiyatlarına.
Devlet müdahale etmek zorunda.
Ülkemizin bugün içinde bulunduğu ekonomik tablo ortada.
Serbest ekonomi,
Ortodoks ekonomi,
Karma ekonomi,
Komuta ekonomisi,
Geleneksel ekonomi,
Merkantilizm, “bırakınız yapsınlar”
anlayışı yani laissez-faire
Bunların hangisini denedik, hangisi bize uydu?
Demek ki bir yerlerde bir şeyleri yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Üstelik fındıkta, büyük alıcıların piyasadaki ağırlığının çok yüksek olduğu bir sistemden söz ediyoruz.
Bana göre bunu yalnızca fındıkta değil, mümkün olan her üründe yeniden düşünmeliyiz.
Nasıl tarım ürünlerinin dayanıklı olanlarını üreticiden çıktıktan sonra pazar ve raflar yerine uygun depolama şartlarında saklayabiliyor ve gerektiğinde piyasaya sürerek fiyat istikrarına  katkı sağlayabiliyorsak, ve denetimsiz piyasalarda işte o kışın 300tl ye çıkan biberleri öyle yediriyorlar bizlere. Devlet de fındık piyasasında gerektiğinde müdahale edebilmelidir.
Şimdi bir de üreticinin maliyetine bakalım.
Bir bahçenin altının bizim tabirle “kırkılması” 8-10 bin liraya mal olabiliyor.
Yevmiye 3 bin lirayı buluyor.
Yılda yalnızca bir-iki ay çalışan patozun saatlik ücreti, haklı olarak amortisman ve diğer giderlerle birlikte yükseliyor.
Ama bununla bitmiyor.
Bütün yıl bahçenin altında çalışan insanın emeğini de hesaba katın.
Elinde girebi ile kuru dalları ayıklayan…
Birbirine birleşmiş dalları ayıran…
Bahçenin içerisinde dolaşıp bütün bu işleri yapan insanların emeğini…
Bunların hepsi maliyettir.
Ne yazık ki boşa harcanan da bir emek ve zaman kaybıdır.
O zaman dönüp sormak gerekiyor:
Fındığın gerçek fiyatı gerçekten kaç lira olmalı?
Bana göre 300 TL olmalı.
Şimdi bir de bunun karşı tarafına bakalım.
Bir kilo fındığı 160 TL civarında alıp, bir kilo kavrulmuş fındığı bana 1.200-1.400 TL arasında satmaya kalkışan sistemin hesabını da konuşmamız gerekmiyor mu?
Burada üreticiye de, tüketiciye de, sanayiciye de aynı mesafeden bakmak gerekiyor.
Çünkü fındığın gerçek değerini yalnızca tarladan çıkış fiyatıyla ölçemeyiz.
Asıl mesele, katma değerin kimin elinde kaldığıdır.

TMO’nun Yapabileceği Rest
Gelelim TMO’ya.
TMO’nun açıkladığı fiyatların piyasada gerçekten bir karşılık oluşturabilmesi için yalnızca rakam açıklamak yetmez.
Piyasanın o rakama inanması gerekir.
TMO çıkıp:
“Bütün fındığınızı 250 TL’den alıyorum. Giresun kaliteye 255 TL veriyorum.”
dediğinde, bunun üretici üzerinde psikolojik bir güven oluşturması gerekir.
Ama üretici aynı anda piyasada 160 liralık fiyat görüyorsa, açıklanan rakam ile gerçek piyasa arasında ciddi bir güven problemi oluşur.
Bence yapılması gereken çok daha açık:
“Acele etmeyin. Belirli bir plan dahilinde fındığınızı alacağım. Üreticimi piyasanın insafına bırakmayacağım.”
Devlet bunu güvenilir ve uygulanabilir bir sistemle ortaya koyduğu anda piyasanın davranışı değişir.
Çünkü tüccar da, sanayici de, ihracatçı da bilir ki karşısında gerçek bir alternatif vardır.
İşte devletin burada yapması gereken şey, piyasayı tamamen ortadan kaldırmak değil.
Piyasaya güçlü bir alternatif koymaktır.
Bence TMO’nun asıl gücü de burada.
Üretici şunu bilmeli:
“İstersem bekleyebilirim. Fındığım elimde kalmayacak.”
Bu güveni verdiğiniz anda 160 liralık fiyatın üretici üzerindeki baskısı da azalır.
Ve üretici, sırf birkaç gün içerisinde paraya ihtiyacı olduğu için yıllık emeğini ucuza vermek zorunda kalmaz.
Sonrası daha da öne li eğer ki TMO 1 kg. Kavrulmuş fındığı 750Tl. den satıp kâr ettiğine göre bunu pazara daha fazla yayması lazım. Kooperatif marketler eliniz de. Kule kule yapın, reklamınız olsun. Belki insanlar, çocuklar o eski devirlerdeki gibi fındık ile kuru üzüm ikramını yiyebilirler devletimin. Boş verin sütü. Nedenini yazmama bile gerek yok…
Mesele Sadece Fındık Değil
Bütün bunları neden yazıyorum?
Çünkü mesele yalnızca fındık değil.
Mesele, üreten insanın emeğinin karşılığını alabilmesi.
Ben fındık sektörünün içerisinde genç yaşta çalışmaya başladım.
29 yaşımda Muhittin Soyer’in karşısında oturup ona FisKat’ı soran o gençten bugünlere geldim.
Aradan onlarca yıl geçti.
Çok insan gördüm.
Çok fabrika gördüm.
Çok fiyat gördüm.
Çok piyasa gördüm.
Bugün hâlâ aynı şeyi düşünüyorum:
Üretici güçlü değilse sektör güçlü değildir.
Ve bir ülke, ürettiği ürünün yalnızca hammaddesini satıp katma değerini başkalarına bırakıyorsa, burada yeniden düşünülmesi gereken bir şey vardır.
Aklıma gelmişken bütün siyasetçilerimize de bir şey söylemek istiyorum.
Unutmayın:
O %50+1’in içindeki “1”, Karadeniz’dedir.
Ama yalnızca Karadeniz’de de değildir.
Akdeniz’dedir.
Ege’dedir.
Anadolu’dadır.
Diyarbakır’dadır.
Ülkemin her yerindedir.
Diyarbakır ve çevre illerinde, sıcaklığın 50 dereceye dayandığı saatlerde tarlasında çalışan insanın elindedir.
Türkiye’nin dört bir yanında, ürettiğiyle ayakta kalmaya çalışan ve emeğinin karşılığını almak isteyen insanların elindedir.
Tek istedikleri ne?
Bir farkına varsanız!
Ekmek derdinde…
Yemeğinin peşinde…
Sofrasında ailesine sunacağı iki kap yemeğin peşinde…
İşte bu nedenle bugün ortaya çıkıp sistem değişikliği aramak, %50+1’deki o “1”in sıkıntısını görmezden gelmek bana hiç hoş görünmüyor.
Lütfen…
Kişileri oldukları gibi görmeye çalışınız.
Çünkü bir bakarsınız…
Ummadık bir taş baş yarar.

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.