Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Son zamanlarda sosyal medyada karşıma bir şeyler çıktı demeyi adet mi edindim ne!
Bu kez de Japonya’dan önüme düşen görüntüler var.
İnsanın hayatını kolaylaştıran küçücük buluşlar…
Bir jel, kesik bir yere sürüyorsun, üzerini kaplıyor kanamayı durduruyor.
Bir başka alet, yıllardır birkaç kişinin yaptığı işi birkaç saniyede yapıyor.
İzlerken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Biz neden bunları hâlâ hayretle seyrediyoruz?
Aslında bu soru benim için yeni değil.
1980 yılında Almanya’da görmüştüm.
Bir yaranın üzerine sıkılan bir sprey…
Yaranın üzerini kaplıyor, hemde ten rengi, adeta ikinci bir deri oluşturuyordu.
O gün görüp şaşırdığım şeyin üzerinden kırk yılı aşkın zaman geçti.
Nedense! Bugün yine başka ülkelerin hayatı kolaylaştıran teknolojilerini sosyal medyadan seyrediyoruz.
Ve hâlâ şaşırıyoruz.
Sonra Hollanda’yı düşünüyorum!
Güzel Ülkem Türkiye’ min yanında haritada neredeyse bir avuç toprak gibi duran küçücük Hollanda… 137 milyar Euro tarım ürünleri ihracat hacmiyle göz kamaştırırken;
Sebzesiyle, çiçeğiyle, seralarıyla, tarım teknolojisiyle yalnızca üretmiyor; bunlar yetmediği gibi birde dünyaya ürün, teknoloji ve bilgi de gönderiyorlar.
Biz ise 783 bin kilometrekarelik koca bir ülkeyiz. Ve tarım ürünlerimizin ihracatımız 30 milyar Euro civarında bir rakama tekamül ediyor.
Gerçek zengiliğe kısa yoldan ulaşanları saymazsak eğer; sürekli gelir getirecek nelerimiz mi var dersiniz? Buyrun…
Toprağımız var.
Güneşimiz var.
İklimimiz var.
Üretme kabiliyetimiz var.
Ata, dede tohumlarımız var.
Ama hâlâ çoğu zaman:
“Ürettik. “
diyebilmenin kendisini de başarı sayanlardanız.
Belki de soruyu değiştirmemiz gerekiyor bir yerlere ulaşabilmek adına!
Ne kadar ürettik?
değil…
Sahip olduğumuz topraktan ne kadar değer ürettik? Meselenin özü burası işte. Anlayana sivrisinek saz misali.
Çünkü mesele yalnızca toprağın büyüklüğü değil.
Mesele akıl.
Bizde akıl işi biraz farklı.
Mesela birkaç sene önce, hatırımda kaldığı kadarıyla İstanbul’un bir semtinde, kapalı bir otoparkta mor ışıkların altında marul ve benzeri sebzeler yetiştirildiğini görmüştüm. Sansasyonel haber olarak.
Vallahi bu aklı alkışlamak lazım.
Belki hibe ve destek bile almış olabilirler.
İstanbul…
Yaklaşık 20 milyon insan.
Neredeyse bir o kadar araç.
Dolmuş taşmış tıka basa bir trafik. Dahası;
Park edecek yer bulamayan insanlar.
Ve biz, otoparklarda araçlara yer bulamazken, otoparklarda sebze yetiştirmeyi alkışlıyoruz.
İnsanın burada bir durup, ne beklediğimize bakması gerekiyor.
Onca boş arazimiz dururken, şehrin göbeğinde, araçların park etmesi gereken yerde marul yetiştiriyoruz. Buraya tek bir kelime koyayım…
Yorumsuz.
Bizde:
İlgi.
Bilgi.
Teknoloji.
Planlama.
Üretimin kültürü.
Ve bütün bunları birbirine bağlayan belki de çok basit bir kaç sistem; bize, biraz uzak gibi görünüyor. Biz hani derlerya; falanca fişmanca işi yaptın da ee” başın göğe mi erdi? ” Hah işte! Tam bizi ifade ediyor. Bir de bir cümle daha var ki yazmadım sayın ( ayranımız yok içmeye…) Hele hele şu cümleye katılmıyorsam da namerdim. ” Bir Türk Dünyaya bedeldir.” Dünya ne kelime uzayında her yerindeyiz evvel Allah.
Bazen dünyayı keşfetmek için çıktığımız bu yolda biz tur attığımızı sanıyoruz. İşte bizim yanılgımız burada başlıyor.
Oysa bazı ülkeler bizden çok önce yola çıkmış.
Biz bir tur atarken onlar üç tur bindirmiş.
Biz onların bugün yaptıklarını keşfederken, onlar yarınlarda ne yapacağını düşünmeye başlamışlar bile.
İşte aramızdaki iki dünya turu kadar olan fark biraz da burada değil mi?
Yıllar önce rahmetli Necmettin Erbakan Hoca’nın bir konuşmasında söylediği şu cümle geliyor aklıma:
” Otuz (30)senede, Almanya kuruldu, otuz(30) senede Japonya kuruldu… ” Giresun ‘da yaptığı bir seçim konuşmasında şöyle söylemişti: (10) On sene sonra Almanya’nın bu günkü seviyesine getireceğiz ülkemizi… ama o zaman şöyle sormuştum! Acaba Almanya o süre zarfında nerede olacak?
Rahmetle analım.
Peki bugün dönüp kendimize bir bakalım.
Otuz yıla beş kaldı.
Biz geride bıraktığımız 25 yılda neredeyiz?
Neleri başardık?
Neleri yapamadık?
Nelerden mahrum kaldık?
Belki de en büyük soru bu olmalı!
Dünyanın gelişmiş ülkelerinin ulaştığı seviyeyi bizler kendimize hedef olarak koyuyorsak, onlar yerlerinde mi duruyor?
Biz Almanya’nın bugünkü seviyesine yetişmeye çalışırken, acaba Almanya yerinde mi duruyor? Yoksa; yarının seviyesine geçmiyor mu?
Biz Japonya’nın bugün kullandığı teknolojiyi konuşurken Japonya bir sonraki teknolojiyi düşün müyor mu? Yada o bir sonraki teknolojilerine bizler yine sadece bakmakla mı yetineceğiz?
Biz Hollanda’ nın bugün yaptığı tarımı örnek alırken, Hollanda yarının tarımını kurmuyor mu?
İşte benim “üç tur “derken anlatmak istediğim de tam da bu.
Destekleme ödemeleri ile mi yarın ki günlere hazırlanacağız? Nerdeyse ekmeden biçen topluma dönüşmek üzereyiz.
Son günlerde gündemimize giren fon soruşturmaları da bana başka bir açıdan aynı şeyi düşündürüyor.
Ortada ciddi iddialar, mağduriyetler ve soruşturmalar var. Ve inanılmaz önemli bizler için. Neden mi? Bunun bir de görünmeyen suyun altındaki kısmı var. İşte bizi ilgilendiren kısım orası!
Devlet tarafından mağdurların haklarının korunacağı ve sorumluların hukuk önünde hesap vereceği açıklanıyor.
Elbette bunların hepsi tamamen hukukun konusu. Ve gerekenin yapılacağından adım gibi eminim.
Ama benim aklımdaki sorular başka:
Bu paralar nasıl geri ödenecek?
Yurt dışına çıkarıldığı tespit edilen paralar acaba
nasıl geri getirilecek?
Getirilebilecek mi?
Getirilemezse ne olacak?
Hangi kaynak kullanılacak?
Kimin cebinden çıkacak?
Ve eğer bir gün bu faturanın bir bölümü kamu kaynaklarından karşılanacaksa, bunun yükü kimin üzerine binecek?
Emeklinin mi?
İşçinin mi?
Esnafın mı?
Vergi veren milyonların mı?
Bunu ne yazık ki bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil.
Ama soruyu sormak mümkün.
Hatta sormak zorundayız.
Çünkü sonunda yine dönüp ekonomiyi, enflasyonu ve hayat pahalılığını konuşacağız.
Sonra belki emekliye:
“Enflasyon düştü. “
diyeceğiz.
Maaş artışının yetersizliğini rakamlarla anlatacağız.
Ve bir bakacağız…
25 + 5 yıl daha geçmiş.
Benim derdim geçmişi karalamak değil. O geçmişimizde bende vardım. Ben de sizlerle yaşadım. Ben de ayni düşünülen yolda birlikte yürümeye gayret ettim…
İnanın ki benim derdim, sadece geleceği kaçırmamak.
Şimdi bir an kafamızı azcık geriye çevirip baksak; Z kuşağının işinin bittiğini görüyoruz.
Şimdi sırada dijital çağ kuşağı, ekran kuşağı ya da Alfa kuşağı var.
Bu yeni nesil silkelenmezse, gidecek hiçbir yerleri olmayacağı gibi, yapacak bir işleri de olmayacak maalesef.
Dünyanın bir şeylere ihtiyacı var.
Suni et, yumurta, sebze vs. ne olursa olsun, ne imal ederlerse etsinler, tarımsal üretime ihtiyaç var.
Biz topraklarımızı kaybederken, üst akıllı, para başı kaşımayanlar, dünyanın sahipleri olmak üzere olanlar, toprak satın alıp üretim yapmanın peşinde.
Neden acaba?
Ya onlar hiçbir şey bilmiyor…
Ya da biz çok şey bilip kimseye göstermiyoruz.
Türkiye’nin toprağı var.
Ucuz iş gücü var.
İnsanı var.
Gençliği var.
Bilgisi var.
Tarlada teknolojisi var.
Üretme kabiliyeti var.
Var oğlu var…
Ama bunların hepsini aynı hedefe bağlayan uzun soluklu bir akla ihtiyacımız var.
Çünkü mesele:
“Biz de yaptık. ” diyebilmek değil.
Mesele, bizden sonra gelenlerin:
” Onlar bunu nasıl başarmış? “
diyebileceği bir ülke bırakabilmekte…
Otuz yıla beş kaldı.
25 + 5.
Bazen rakamlar sadece rakam değildir.
Bir muhasebedir.
Bir yol kenarı lambasıdır.
Bir uyarıdır.
Bir takvimdir.
Belkide bir sevdadır.
Dünyayı değiştirmeye çalışanlar, başkalarının nerede olduğunu hesaplamakla yetinmiyor, hatta hiç ilgilenmiyorlar bile…
Kendi yarınlarını mı kuruyorlar dersiniz?
Biz ise hâlâ başkalarının bugününü yakalamaya çalışıyorsak, kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Onlar yarın nerede olacak?
Belki de artık mesele onlara yetişmek değildir.
Mesele, kendi yolumuzu bulabilmektir.
Asıl mesele ise, bir zamanlar çıktığımız ama sonra kaybettiğimiz o yola yeniden uzanabilmektir.
Çünkü biz bir tur atarken onlar üç tur atıyorsa, aynı yerde sayılmıyoruz.
Onlar ilerliyor.
Biz geride kalıyoruz.
Ve şimdi önümüzde beş yıl var.
Acaba 25 + 5 yıl daha uçup gidecek mi?
” Yoksa bu kez gerçekten bir şeyleri değiştirmeye başlayacak o enerjiyi içimizde yakalayacak mıyız? “
Saygılarımla