Bazı davalar vardır ki, yalnızca bir adli vaka olarak değerlendirilemez. Bu tür davalar, devletin hukukla kurduğu ilişkinin niteliğini, kamu gücünün sınırlarını ve toplumun adalet duygusunu doğrudan ilgilendirir. Gülistan Doku davası da bu çerçevede ele alınması gereken bir vakadır.
Tunceli’de bir genç kadının kayboluşu ve sonrasında gelişen süreç, yalnızca maddi gerçeğin ortaya çıkarılması meselesi değil; aynı zamanda hukuk devletinin işleyişine dair ciddi bir sınavdır.
Türkiye’nin yakın tarihinde benzer sınavların yaşandığı bilinmektedir. 1946 yılında Ankara’da işlenen ve dönemin idari yapısını sarsan, basında “Bir Ankara Cinayeti” adıyla yer alan dava, bu bakımdan önemli bir örnektir.
1946’da yaşanan olayda da mesele yalnızca bir suçun aydınlatılması değil; devlet içindeki güç ilişkilerinin hukukun önüne geçip geçmediğinin test edilmesiydi.Söz konusu olayda, cinayetle bağlantılı olduğu ileri sürülen kişi, Genelkurmay Başkanı’nın oğlu ve valinin özel kalem müdürüdür.
Sanığın bürokrasiyle yakın ilişkisi, daha soruşturmanın başında “kanun önünde eşitlik” ilkesini tartışmalı hâle getirmiştir. Devletin üst kademelerine yakın bir isim ile sıradan bir yurttaşın aynı dava içinde yer alması, yargının tarafsızlığı açısından ciddi bir sınav oluşturmuştur.
İddialar, idari reflekslerin hukukun gereklerinin önüne geçtiğini göstermektedir. Bu tür durumlarda bürokratın, mevcut hiyerarşiyi ve ilişkileri koruma eğilimi gösterebildiği bilinmektedir. Hukuk devleti ilkesi, bu ve benzeri durumlarda sınanır: Güç karşısında hukukun üstünlüğü korunabiliyor mu?
“Bir Ankara Cinayeti” adı verilen davada, suç bir başka şahsa yüklenmiş; ancak basının konuyu gündemde tutması ve kamuoyunun artan ilgisi sonucunda dava tekraren ele alınmıştır. Dava, soruşturmanın selameti için Ankara dışına, Bolu’ya taşınmıştır.
Tanık olarak çağrıldığı mahkemede sanık durumuna düşen Ankara’nın kudretli valisi Nevzat Tandoğan, bunalıma girip 9 Temmuz 1946 gecesi kafasına bir kurşun sıkarak intihar etmiştir. Bu olaydan sonra, 30 Temmuz 1946 tarihinde Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay da görevinden istifa etmiştir.
Bolu’da yapılan duruşmalar sonucunda, gerçek suçlular mahkemece gereken cezalarla tecziye edilmiştir.
Bugün Gülistan Doku davasına bakıldığında, benzer bir durumun yeniden gündeme geldiği görülmektedir. Başlangıçta bir kayıp vakası olarak değerlendirilen olay, zamanla cinayet şüphesi, delil tartışmaları ve kamu görevlilerinin süreçteki rolü gibi başlıklarla genişlemiştir.
Gülistan cinayeti iddiasında da zanlı valinin oğlu, delilleri karartmaya çalışan baba vali ve ilin diğer memurları söz konusudur. Bu durum, davanın yalnızca adli bir hadise olmadığını, aynı zamanda idari ve siyasal boyutlar kazandığını göstermektedir.
Bu tür vakalarda temel mesele, yalnızca “suç işlendi mi?” sorusu değildir. Daha önemli olan, “suçun ortaya çıkarılması süreci sağlıklı işliyor mu?” sorusudur. Çünkü modern hukuk devletinde en büyük tehdit, suçun kendisinden ziyade, suçun aydınlatılmasının engellenmesidir.
Her iki olayda da dikkat çeken ortak noktalar bulunmaktadır. Şüpheliler ile kamu otoritesi arasındaki ilişki iddiaları, soruşturmanın tarafsızlığına dair tartışmalar, basının sürece müdahil olması ve kamu vicdanının devreye girmesi bu ortak unsurlar arasındadır.
Bu benzerlikler, zaman zaman devlet gücünün hukuk üzerindeki etkisinin tartışma konusu hâline gelebildiğini göstermektedir.
Ankara’da uzun yıllar “Tandoğan Meydanı” olarak anılan kamusal alanın varlığı da, bu tarihsel arka plan ışığında dikkat çekicidir. Hukuk devleti ilkesinin zedelediği ve intihar vakasıyla anılan bir ismin, bu denli merkezi bir yere adının verilmesi ise ayrı bir ironi olup, devlet hafızası ile hukuk devleti ideali arasındaki mesafeyi göstermesi bakımından anlamlıdır.
1946’daki süreçte yargının, tüm zorluklara rağmen belirli bir mesafe kat ettiği söylenebilir.
Bugün ise Gülistan Doku davası, yargı için yeni bir sınav niteliği taşımaktadır. Bu sınav, Rabia Naz ve benzeri diğer şüpheli ölüm davalarıyla birlikte düşünülmelidir.
Sonuç olarak mesele, tekil olayların ötesindedir. Asıl mesele, devlet gücünün hukukla nasıl sınırlandırıldığıdır. Güç, doğası gereği kendini koruma eğilimindedir. Hukuk ise bu gücü sınırlamak için vardır.
Yürütme ile yargı arasındaki sınırların korunması, basın özgürlüğünün sağlanması ve kamuoyu denetiminin işlerliği, hukuk devletinin temel unsurlarıdır.
Bu çerçevede güçler ayrılığı yalnızca anayasal bir düzenleme değil, aynı zamanda bir denge mekanizmasıdır. Bu mekanizma, gücü sınırlayan temel güvencedir.
Basın özgürlüğü ise bu sistemin denetim aracıdır. Nitekim geçmişte olduğu gibi bugün de bazı davaların gündemde kalması bu sayede mümkün olabilmektedir.
Adaletin tecellisi, yalnızca mahkeme kararlarıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda bu kararların bağımsız, tarafsız ve şeffaf bir süreç sonunda verilmiş olması gerekir. Aksi hâlde hukuk devleti ilkesi zedelenir ve toplumun adalet duygusu yara alır.
Bu nedenle Gülistan Doku davası, yalnızca bir kayıp vakası olarak değil; Türkiye’de hukuk devletinin işleyişine dair önemli bir sınav olarak değerlendirilmelidir. Bu sınavın sonucu, yalnızca bu davayı değil, hukuk sistemine duyulan güveni de doğrudan etkileyecektir.