Başlıktaki soru son derece basit görünmektedir. Aslında bu soru ekonomi politiğin özüdür. Çünkü mesele sadece ne kadar kazandığımız değil, o kazancı nereye kanalize ettiğimizdir. Bir ekonomik gerçeği yazarak yazımıza başlayalım: Bir ülke, kazandığı kadar değil; kazandığının ne kadarını yeniden üretime dönüştürdüğü oranda büyür.
Türkiye İstatistik Kurumu verileri, gelir dağılımının yıllar içinde bozulduğunu göstermektedir. Ancak asıl dikkat çekici olan, servetin giderek dar bir kesimin elinde yoğunlaşmasıdır. Bugün toplam servetin yaklaşık %40’ı, en üst gelir grubundaki %1’in elindedir. Daha önemlisi, bu servet üretime değil; büyük ölçüde gayrimenkul ve benzeri rant alanlarına yönelmektedir. Modern Çağ’ın öncü düşünürlerinden Thomas More; servetin dar bir kesimin elinde yoğunlaştığı bir düzende, adaletten ve sağlıklı bir toplumun varlığından söz etmenin mümkün olmadığını söylüyor.
Para (tasarruflar) sanayiye, teknolojiye ve verimliliği artıracak alanlara gitmiyorsa, ekonomiye katkısı sınırlı kalır. Arsa ve konut gibi alanlarda bekleyen servet, sahibine kazanç sağlayabilir ama ülkeye büyüme getirmez. Yani bireysel kazanç ile toplumsal refah aynı şey değildir. Türkiye’de giderek güçlenen eğilim, üretmeden kazanma arayışıdır. Bu da ekonomiyi hızlandırmıyor; aksine yavaşlatıyor.
Servetin kuşaklar arasında aktarımı da meselenin bir başka boyutudur. Gelir çalışarak yeniden elde edilebilir; ama servet biriktiğinde kalıcı hale gelir ve miras yoluyla devredilir. Eğer bu aktarım sınırlandırılmıyorsa, toplumsal rekabeti ve adalet duygusunu zayıflatır. Oyuna sonradan girenler ile zaten avantajlı olanlar aynı şartlarda yarışamaz. Bu durum yalnızca sosyal bir sorun yaratmaz; ekonomik verimliliği de düşürür. Çünkü yetenekli ama imkânı sınırlı bireylerin potansiyeli kullanılamaz. Büyük olasılıkla bu insanlar başka ülkelere gider, ekonomi zayıflar ve krizlerin sonu gelmez.
Bu tabloyu değiştirmek için yapılması gereken şey zenginliği ortadan kaldırmak değil, onu üretken hale getirmektir. Vergi sistemi burada en belirleyici olan araçtır. Bugün Türkiye’de vergi yükünün büyük kısmını tüketim üzerinden alınan dolaylı vergiler taşımaktadır. Bu vergileri tüketiciler harcadıkça ve aynı oran üzerinden öderler. Bu sistem, geliri düşük olan kesimler üzerinde nisbi olarak daha ağır bir yük oluşturur. Buna karşılık büyük servetlerin vergilendirilmesi sınırlıdır. Sonuçta hem talep baskılanır hem de servet birikimi kontrolsüz biçimde büyür.
Daha dengeli bir yapı için servetin etkin biçimde vergilendirilmesi, üretken yatırımların da tam tersine teşvik edilmesi gerekir. Bu yaklaşım serveti cezalandırmak anlamına gelmez; atıl duran kaynağı harekete geçirme anlamına gelir. Aynı şekilde miras yoluyla aktarılan büyük servetlerin daha güçlü biçimde vergilendirilmesi, sosyal rekabeti olumlu yönde artırır. Böylece her yeni nesil hayata daha yakın koşullarda başlar. Bu, girişimciliği zayıflatmaz; tam tersine teşvik eder.
Devletçe toplanan vergilerin nereye harcandığı da en az nasıl toplandığı kadar önemlidir. Bu kaynakların kısa vadeli harcamalara değil, uzun vadeli yatırımlara yönelmesi gerekir. Eğitim ve sağlık bu açıdan belirleyici alanlardır. Özellikle erken yaşta eğitim ve beceri kazandırma, gelecekteki üretim kapasitesini artıran bir uygulamadır. Sağlıklı ve eğitimli bir toplum, en güçlü ekonomik kaynaktır.
Sonuçta mesele ideolojik değil, pratiktir. Eğer bir ekonomi üretim yerine rantı ödüllendiriyorsa, büyüme sürdürülebilir olmaz. Eğer fırsatlar dar bir kesimde toplanıyorsa, rekabet zayıflar. Eğer vergi sistemi adaletli değilse, yük dezavantajı kesimlerin üzerine biner. Bu şartlarda ne toplumsal huzur sağlanabilir ne de ekonomik ilerleme mümkün olur.
Belirleyici olan paranın kimde olduğu değil, o parayla ne yapıldığıdır. Ekonomide kalıcı başarı, sermayenin üretime, teknolojiye ve verimlilik artışına yönelmesiyle sağlanır. Para üretime akarsa büyüme hızlanır; rant alanlarında kilitlenirse ekonomi yerinde sayar. Halkın önündeki tercih de budur: Serveti koruyan bir düzen mi, yoksa üretimi ve büyümeyi esas alan bir düzen mi? Bu tercihin yönünü ise, siyasal kararlarıyla yine halkımız verecektir.