Türkiye’de nüfus artış oranlarının düşmesiyle birlikte devlet, 2025 yılını “Aile Yılı” ilan ederek çeşitli adımlar atmıştı. Yeni doğan çocuk yardımları, üçüncü çocuk desteği ve kreş imkânlarının yaygınlaştırılması gibi hamlelerle çocuk sahibi olmanın ekonomik olarak daha sürdürülebilir hâle getirilmesi amaçlanıyordu. Tam da bu politikaların gölgesinde bir Anneler Günü’nü daha karşılarken, kutlamaların satır aralarında yükselen o “ideal kadın” imajı yeniden karşımıza çıkıyor.
Geçtiğimiz günlerde bir reklam filminde, bir kadının eve döndüğünde köpeğini “oğlum” diyerek karşılaması, tam da bu “ideal” tabloya aykırı düştüğü için bazı kesimlerde ciddi bir rahatsızlık uyandırdı. Devlet planlamalarının ve kutsallaştırılan Anneler Günü retoriklerinin ortasında, bir hayvanın “evlat” yerine konulması, sanki demografik hedeflere bir tehditmiş gibi algılanıyor.
Kalıpların Ötesinde Bir Bağ
Oysa asıl mesele, anneliğin yalnızca biyolojik bir süreç mi, yoksa evrensel bir şefkat bağı mı olduğudur. Anneler Günü geldiğinde vitrinlerin temizlik ürünleriyle dolması, reklamların kadınları sürekli mutfak ya da çocuk odasıyla sınırlandırması tesadüf değil. Bugün benim de içinde bulunduğum akademik çevrede dahi, kadınların geleceğinin mutlaka evlilik ve biyolojik annelikle bağdaştırıldığı o dar kalıplara her gün şahitlik ediyoruz.
Bu özel günde kadına yüklenen “fedakâr anne” rolü, aslında kadını birey olmaktan çıkarıp toplumsal bir fonksiyona dönüştürüyor. Bir kadının bir canlıya duyduğu karşılıksız sevgiyi “annelik” parantezine alması için illa ki biyolojik bir bağ kurması gerekip gerekmediğini sorgulamalıyız. Şefkat, sadece genetik bir aktarım mıdır, yoksa kalpten gelen bir tercih mi?
Zorunluluk Değil, Tercih
Tepkilerin odağı nüfus oranlarının düşüşü gibi görünse de asıl bakılması gereken yer, kadının özgür iradesidir. Anneler Günü’nü sadece çocuk sahibi olanların kutlayabileceği bir “başarı belgesi” gibi sunmak yerine, anneliğin bir zorunluluk değil, bir tercih meselesi olduğu gerçeğine odaklanmalıyız. Her kadında doğuştan gelen bir “annelik içgüdüsü” varmış gibi davranılan toplumsal dayatmaları, her Mayıs ayında katmerlenen o kutsallık baskısını sorgulamak zorundayız.
Annelik; biyolojik bir kodlama ya da yalnızca nüfus verileriyle açıklanabilecek bir durum değil, tamamen bir bağ kurma biçimidir. Bir kadının sevgisini nasıl tanımlayacağına, hayatını hangi seçimler üzerine kuracağına ve kimi “evladı” göreceğine toplum değil, yalnızca kendisi karar vermelidir.